Ben şimdiki kafamla Boğaziçi Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümüne girmiş olsa idim ne yapardım?

February 1, 2011

Üzerinden son geçilme tarihi: 4 Ocak 2018

 

Başlamadan uyarı: Bu yazı kimseyi panik yapmak için yazılmamıştır. İdeal koşullardan bahsedilmektedir. Gelen soru/yorumlar doğrultusunda vakit buldukça düzeltiyorum yazıyı ve son düzelttiğim tarihi de üste yazıyorum. 

 

1- Hazırlık yıllarında biyoloji 101 kitabında ne varmış diye bakmayı düşünüp, bu fikri sürekli erteleyip sonunda yapmamak yerine, son boş güzel senemin tadını çıkartırdım. İngilizcemi geliştirmeye çalışırdım. Bol bol İngilizce alt yazılı film/dizi izlerdim. Dinlediğim şarkıların şarki sözlerine bakardım.

 

2- Hazırlığın yazında Amerika’da Work&Travel yapardım. (Ya Haziran sınavını geçemezsem diye bu planı ertelemezdim. En kotu toefl verir geçersiniz.) Work&Travel’da biriktirdiğim para ile 1.sınıfın yazında interrail yapardım. (Yaz okuluna kalmazdım. Kalacaksam da sonuna mutlaka interraili sıkıştırırdım.) İnternette çok şukela interrail blogları var bir tanesi de bu bakmak isterseniz.

 

3- Sınıf arkadaşlarımla arkadaş olurdum. Onları rakip olarak görmezdim. Sizin yoğunluğunuzu okulda anlayabilecek, boş zamanlarınızın uyuşabileceği tek grup insan onlar! Ayrıca ileride hepiniz farklı lablarda, farklı alanlarda çalışacaksınız. Ayni pozisyonlara başvurmayacaksınız. Aksine birbirinizin bilgisini tamamlayıp ortak çalışmalar yapacaksınız. Ileride gurbet zorluğunun beraber üstesinden geleceksiniz. Benim bölüm arkadaşlarım canlardı… Maalesef genetik bölümünün tüm dönemleri bu kadar kaynaşık olmuyor. İnsanlar birbirini rakip olarak görüyor, liseden kalma sistemin getirdiği bozuklukla. İnanın bu size bölümden soğumaktan, dışlanmış hissetmekten başka bir şey getirmez. Hepiniz ayni sorunları yaşıyorsunuz, birbirinize destek olmak yerine köstek olmak ne? Hepiniz ileride meslektaş olacaksınız, biriniz bir yere staja kabul olup, kendini gösterdiğinde, ertesi sene diğerinize o labta şans tanınacak! Bizim donem süperdi! Hepimiz birbirimize destek oluyorduk…

 

Mesela ben güzel not tutarım ama çok şey kaçırırım, tek başıma çalışamam, bir şeyi öğrenmem için bir kaç kere tekrar etmem gerekir. Levent aşırı zeki; hocanın söylediği ek ayrıntıları aklında tutar, ama 15 dakikadan fazla oturamaz dolayısıyla çalışamaz. Bu yüzden sınav öncesi ben Levent’i bir köseye hapsedip, ona minik görevler veriyordum. Mesela ben defterime söyle yazmışım şurası eksik ara kitaptan bul diye, o sırada ben üniteyi okuyordum. Sonra Levent’e anlatırken tekrar etmiş oluyordum, Levent de benim eksikliklerimi tamamlıyordu. (Mutual relationship). Son senelerde hiç bir konuya yetişemediğimizden son 2 güne kadar çalışabildiğimiz kadar kendimiz çalışıyorduk ama mesela X kişisi 1. konudan başlıyordu, Y kişisi 2. den Z kişisi 3. den… Sonra son 2 gün, herkes okuduğu yerleri, önemli noktaları birbirine anlatıyordu… Hepimiz ayni notu alıyorduk :) Çok sınavlardan önce toplu çalışmalarımız/içişlerimiz vardır çok… İnanın bana birbirinize destek olursanız hayat daha güzel olur…

 

Bunun dışında Boğaziçi’nin “curve” sistemi insani çok strese itiyor. Ben özellikle bölüme ilk başladığım zamanlarda bayağı bir panik olmuştum. Dersler ağırdı ve iyi liselerden gelmiş bir çok sınıf arkadaşım çoktan derste işlediğimiz konuları biliyordu. (Ben OSS çocuğuyum, lisede türev-integral bile doğru düzgün öğrenmedim. Ayrıca lisede ilk sınavdan 100 al, sonraki sınavlarda yat mantinini güttüğümden, önemli konular da hep 2.-3. sınava denk geldiğinden, sınıf arkadaşlarımdan bayağı bir gerideydim) Boğaziçi’nde dersleri tüm mühendisliklerle falan beraber alıyorsunuz. Yani, Matematik 101 dersinde örneğin, Türkiye derecesi yapıp ilk 100’de yer alıp, elektrik elektronik seçmiş öğrenciler de oluyor. Bir sürü fen lisesinden gelmiş temeli iyi insan… Ben basarisiz olduğum dersleri sevmem, çalışmak istemem. (Bu huyumdan olabildiğince kurtulmaya çalışıyorum hala) Bir tek biyoloji dersinden hoşlanıyordum. Onda da sansıma 3 sınavın üçünde de başıma ters olaylar geldi. Sınava giremeyecek durumda olmama rağmen girdim. (Hani lise öğrencileri hastayım bahanesi yapar çalışamadıkları sınava giremezler ya… Ben de hocaya sınava giremeyeceğimi söylesem öyle olur sandım… Hala lise mantığı iste… Halbuki üniversitede insan yerine koyuluyorsunuz, siz de hocalarınızla meslektaş olacak insanlarsınız. Hocalar size-siz hocalara saygı duyuyorsunuz) Sonuç olarak, ilk donem not ortalamamı hatırlamıyorum ama tek çalıştığım ders olan biyolojiden bile kötü not almıştım… Zaten panik bir insandım, ben bu bölümü seçerek iyi mi yaptım diye kendimi yiyordum… Simdi o günlere bakıyorum da… :) Boşa panik olarak geçirmişim zamanımı… Bir nefes alin…. Olabildiği kadar.. 

 

Bir de değinmek istediğim exchange'e gitmeden önceki kırılma noktam var. (Bunları yazıyorum ki benim gibi panik insanlar görsünler ki kendileri gibi bir çok insan var bu hayatta... Zira ben sürekli kendimi suçluyordum, acaba yeterince zeki değil miyim? Hungtington mu oluyorum, zekam geriliyor? (!)) Neyse kırılma noktasına geri dönelim: 3. Sınıfın 2. donemi UNC'ye gidecektim ama kafamda bir suru soru işareti var: “Exchange'e gitme kararı ile iyi mi yaptım?”, “Okulum uzayacak mi?” , “Orada kendimi göstermem lazım ama dur, gerçekten North Carolina'da yasamak istiyor muyum?” , “Ailem o kadar para ödeyecek, değecek mi?” vs vs… Ayrıca Amerika'da 2. dönem ocakta başlıyor. Bu demek okuyor ki ben, 3. sınıfın 1. dönemindeki tüm finalleri 2. midtermlerle beraber almalıyım. (Bu arada ortalamamı 3un altına düşürmemem lazım vs vs) Son 1 ayım, sınava gir çık (Bir hoca giremeyeceğim 2 dersin finali yerine sözlü bile yapmıştı.), Amerika'ya gitmek için vize başvuruları yap, bir yığın aşı ol, sağlık kontrolünden geç seklinde geçti. Artık geriye 1 finalim kalmıştı, Esra Hoca'dan “Molecular Genetics”. Tam sınav sabahı ben bir ağlama krizine girdim ama size anlatamam susamıyorum bir türlü… Her şey birikmiş içimde… Rezaletti… Esra Hoca’nın odasına girdiğimde hala susamamıştım… Siz benim gibi yapmayın, arkadaşlar… Boşuna demiyorum rahat olun diye… Her şey bir şekilde yoluna giriyor…  


2018'den bir not: İyi ki bunları lisansı bitirir bitirmez yazmışım. Şu an üzüldüğüm/taktığım şeyler gerçekten çok saçma geliyor.

Bölümde ilk mikroskoba dokunuşum. Zaten de bu ilk sınıf öğrenci labından sonra bu kadar küçük ölçekli mikroskoba dokumadım. :)

 

Biliyorum biri size “rahat ol” dediğinde, tamam “rahat oldum, bitti” demek zor. Hatta imkânsız. Çok arkadaşıma kafayı yedirttim, bir erkek arkadaş eskittim bu uğurda. :) Ama sonunda anladım ki hayat ertelemeye değmiyor. Simdi diyorsunuz ki su midtermler geçsin şunu yaparım, sonra finaller, sonra şu proje bitsin, staja gideyim, ah su phd bitsin… Gelmişsiniz 30 yaşına… Ben kendi hikayemi yazıyorum ki benim gibi insanlar benden ibret alıp, rahat olmaya çalışsınlar, sonunda her şeyin yoluna gireceğini bilsinler. Zira benim değişmeme en çok sebep olan insanların ilki UNC'de exchange yaparken ayni labı paylaştığım Bilkent Genetik mezunu Özdemirhan, ikincisi ise su an beraber çalıştığım Kıbrıslı (Rum) çocuk Yiannis. İkisi de ayni benim kişiliğime sahipler. Özdemirhan, ilk gerçekçi tavsiyeleri verdi bana, sonra bu tavsiyelere uymamış ve 30kusur yaşına gelmiş Yiannis'in hayatinin nasıl kaymış durumda olduğunu gördüm. Yiannis hala hayati erteliyor, phd'sini alsın, sonra Kıbrıs’ta iyi bir pozisyona kabul olsun, para kazansın, hayat o zaman başlayacak sanıyor. Su an güzel güzel yayın yapayım, en popüler dergilerde basayayım telaşında. Sanki Kıbrıs’a döndüğünde hayatında yeni hedefler olmayacakmış gibi… Yazıyorum bunları, çünkü istiyorum ki sizin gibi insanlar olduğunu bilin… Kendinizi yetersiz hissedip, hayati hak etmediğinizi düşünmeyin. Hem güzel güzel biliminizi yapın, hem de hayatinizi yaşayın. Yapabilirsiniz! Yeter ki kendinizi tanıyın, sevin! Kendinizle, hayatla barışık olun… 

 

2018'den bir not: Yiannis Amerikan oldu. Kıbrıs’a taşınmaktan vazgeçti. Hala bilim yapıyor ama hayatinin çoğunu dünyayı gezmekle ve sanat yaparak geçiriyor. Yaptığı tablolara buradan bakabilirsiniz: https://www.etsy.com/shop/TheBeautyoftheCosmos

 

4- 1.sinifin 1.döneminde ailemin yaşadığı memlekete dönüp, canimin sıkılacağından yakınıyorsam, o şehirdeki küçük üniversitelerin/ hastanelerin genetik bölümlerinde staj yapardım. (Çok şey öğrenmeyi değil, ortamı görmeyi umarak.)

 

Mesela ben 1. sınıfın donem arasında 1 ay Bursa’da olacaktım ailemin yanında. Amannn, boş durmayayım dedim. Bir doğum hastanesinin Genetik bölümünde staj yaptım. Burada kandan DNA izolasyonu ve karyotip analizi yapılıyordu genetik bir anormali var mi diye bakmak için. Tabi ki bir stajyer olarak hastanede bu tip testler yapmanıza izin verilmiyor. O yüzden ben de kendimden aldığım kandan kendi karyotipime baktım. Çok şey yapmamışım gibi gözükse de, doktorun bir çok hasta ile konuşmasında bulundum. Çok ilginç hastalar geldi, örneğin XY kromozomuna sahip bir bayan çocuğu olmuyor gerekçesiyle geldi. Tabi hasta, doktora geldiginde genetik anormaliden haberi yoktu. Hastane ortamını gördüm ve ileride böyle bir yerde çalışmak istersem, sağlık lisesi mezunu teknisyenle ayni isi yapacağımın/ayni maaşı alacağımın farkına vardım. (Not: bu isi Acıbadem hastanesinde yapıyor olsanız bile alacağınız maaş 700YTL idi 2006 senesi itibari ile ve yükselme imkânı olmadığını da eklemek isterim.) Serdar Çapar’ın yorumundan sonra ek: Serdar’ın çalıştığı Mersin'deki bir hastanede bu analizleri yapan master öğrencilerinin maaşları döner sermayeden de aldıkları para ile 2.5-3 milyarı buluyormuş.) 

 

Dalaktan çıkan toplam DNA miktarı karşısında soka uğramam. (1.sinif,1.donem tabi ki)

 

5- 2. sınıftan itibaren okulun bir labında çalışmaya başlardım. Mümkün olduğunca çok lab tekniği öğrenirdim. İlk, okulun bir laboratuvarında çalışmaya başlayıp, genel Western, Northern, PCR, RT-PCR, klonlama, hücre kültürü gibi temel tekniklere aşina olup, 2. senemin yazından itibaren yazlarımı değişik ülkelerde staj yaparak geçirirdim. Yurt dışında staj bulurken, ilgilendiğim hocaya yazacağım maili olabildiğince kısa tutardım. Sonuna cv’mi eklerdim. Ortalamam kotu ise (3,5un altı) bahsetmezdim.

 

Benim staj bulurkenki stratejim şu idi: Her gün bir üniversite seçiyordum. Örneğin Brown. (Google Earth'ümde o üniversiteyi hemen işaretliyordum.-Düşünün o zaman Google Earth vardı.) Sonra bakıyordum hangi bölümleri var bu üniversitenin:  Neuroscience, Molecular Cell Biology, Molecular Pathology, Molecular Ecology, Immunology. Hımm, bunlardan ilgimi çekenler sadece Neuroscience ve MCB! O zaman bu bölümlerin sitelerine gireyim (her bolum sitesinde hocaların araştırmalarının kısa tanımları olur), her bölümden bir hoca beğeneyim ve ona mail atayım. Mail attığım hocaların da listesini tutuyordum bu arada. Bunun dışında şöyle bir site buldum burs arama portali, bir göz atmanızı öneririm: 

http://www.usjournal.com/en/students/info/finaid.html 

 

İlk yurt dişi stajına burs bulma olasılığınız çok düşük olabilir (Gerçi ben Hong Kong’ta bana para verecek staj bulmuştum ama gitmedim), bunun için tavsiyem yurt dışında yaşayan akrabalarınız falan varsa, onların yanında kalabileceğiniz yerlere yönelmeniz. Benim lisede Elementary’nin biraz üstünde Almancam vardı. Üniversitede Almanca dersi aldım ama 101’den başladım. Oldukça unutmuştum Almanca’yı. Hamburg’ta yasayan akrabalarım vardı. Onlarda kalırım, hem staj yapar hem Almanca’mi ilerletirim diye düşündüm. Ufak bir araştırma yaptım nereler var Hamburg’ta staj yapacak diye. Karşıma Necla Hoca çıktı. O zaman bölüme yeni gelmişti. Hemen onunla gidip konuştum. Sağ olsun, bana eski çalıştığı yerden 2 hocanın ismini verdi. Onlara yazdım, 10 kere yazdım sonunda 1 kere cevap verdiler. (Demem o ki, her şey sizin lehinizde olsa bile, uğraşmanız gerekiyor.) Hamburg’ta staj yapmadan önce de Müge Hoca’nın labında çalışıyordum. Hamburg’ta hoca verdi elime bir cloning protokolü. Yanıma da bir kız verdi ama sansa bakin ki kız hocanın sevgilisi çıktı ve İngilizce konuşmak istemediğinden beni yalnız bıraktı. Alt tarafı bir plazmiti restriction enzimle kesip, insert fln ekleyip, control için yine digestion yapacaktım. Hoca da elime bir kâğıt verdi, en son yaptığın reaksiyon sonucu böyle çıkacak diye…. Hiç abartmıyorum, 1 ay ayni şeyi yapıp, farklı bir sonuç aldım. İnternette protokoller araştırıyordum, o sırada sınıf arkadaşlarımdan biri Amerika’da staj yapıyordu ve Türkiye’de iken Nazlı Hoca’nın labında cloning yapmıştı. Sürekli ona soruyordum. Ama ne yapsam olmuyordu… Bir gün hoca bana “SHIT, Asli” diye bile bağırmıştı. Düşünsenize, 2. sınıftayım, zaten bir suru şüphelerim var, kendime güvenmiyorum ve ilk gerçek deneyimimi batırıyorum. Kesin karar vermiştim, genetiğin bana göre olmadığına, yanlış bölümde olduğuma… Yapacak bir şey yoktu (!), eşyalarımı toplayıp paşa paşa Türkiye’ye geri dönecektim ki o sabah masamda bir not gördüm. “Sorry Asli, I gave you the wrong result sheet”…. 

 

Hamburg'taki masam

 

Bölümde bir hoca ile çalışmaya karar verirken, ilk yüz yüze mi konuşmuşsunuz, yoksa ilk e-posta mi göndermişsiniz bir önemi yok. Ayrıca eminim tüm hocalarla ilgili kulaktan dolma bir çok bilgiye sahipsiniz. Kimi hoca gelir size kendi elleriyle her tekniği gösterir, kiminin lisans üstü öğrencisi yoktur dolayısıyla siz bir lisans öğrencisi olarak el üstünde tutulursunuz, normal bir lisans öğrencisinin öğreneceğinden fazlasıyla şey öğrenirsiniz, kiminin journal clubları, lab toplantıları olur, bu sizin için çok faydalıdır, kimi hiç labta kendi çalışmaz ama sizin basınıza verdiği post-doc, lisans öğrencisi çok iyidir, çalışkandır ve sizin kendinizin deney yapmasına ve deney yaparken hata yapmanıza izin verir… Yani burada bu hoca iyidir bu hoca kotudur diye ayırt etmek çok yanlış olur. Önemli olan doğru zamanda, doğru yerde, doğru projede yer almak. LUTFEN BANA BOGAZICINDE HANGI HOCA ILE CALISMALIYIM DIYE MESAJ ATMAYINIZ! Şans isi bunlar. Şunu da belirteyim, Amerika'daki lisans öğrencilerinin labta “köle” olarak kullanıldığını gördükten sonra, Boğaziçi’nde bizim ne kadar el üstünde tutulduğunu gördüm. Örneğin, benim su an tezimi yaptığım labta bir lisans öğrencisinin son 1 sene proje dersi alabilmesi için, ondan önceki 2 seneyi sadece sineklere yemek hazırlamakla geçirmesi gerekiyor. Yahut, ben UNC'deyken benim gibi 3. sınıf olan bir kızcağız, laba 1 gün gelip pipet ucu dizip, autoclav yaparken ben laba her gün gelip, kendi masamda oturup deli gibi deney yapıyordum, yani sanki PhD öğrencisiymiş gibi davranılıyordum.

 

6- 3. sınıfın herhangi bir donemi ya da 4. sınıfın ilk donemi değişim öğrencisi olurdum. (Hangi dönem olduğu hiç önemli değil ama başvuru yaparken dönem fark etmez diye not düşerseniz, kabul olma sansınız 2 katına çıkmış olur.) Değişim yapmak istediğim okul, partner okul listesinde yoksa, 1 sene öncesinden hocalarıma haber salip, o okulun partner listesine eklenmesine uğraşırdım. (Su anda partner okul listemiz bayağı geniş.) Değişim öğrenicisi iken, orada bir labta çalışıp, çalışmamı kredi olarak saydırırdım. Hangi okula gittiğiniz çok önemli değil, şehrine göre, ilginize göre seçin. Her okulda iyi hocalar vardır. 

 

Ben, UNC'de exchange iken, Sancar Lab'ta ‘senior research project'im ile meşgulken…

 

Ben, 2.sene 1. donemde exchange’e başvurdum. Bizim zamanımızda Boğaziçi Genetik için pek olanak yoktu. Fransızca bilmenin şart koşulduğu bir Erasmus programı vardı gerisi Amerika idi. Ayrıca çoğu okul tüm bölümlerden öğrenci kabul ettiğinden, diğer sosyal bolum insanlarının da ortalaması sizden fazlasıyla yüksek olduğundan, otomatik olarak bir yerlere kabul olma olasılığınız çok düşük oluyordu. Ben de bayağı bir stres olarak exchange’e başvurdum. University of North Carolina Chapel Hill’de 3. sınıfın 2. dönemini geçirmeye hak kazandım. Exchange’e gelene kadar, bizim eğitimimiz süper, Amerikalılar da zaten aptal, paso parti yapıyorlar, Amerika’da zaten herkes 4 ortalama yapıyor fln diye bir suru zor ders aldım. Çok şey öğrendim ama çok şey kaybettim de… Evet, Turkiye’deki eğitimin çok iyi yönleri var: çok şey öğreniyorsunuz, çok farklı dalda şey öğreniyorsunuz. Ama Amerika’da bir şeyi öğrendiniz mi tam öğreniyorsunuz. Ayrıca insanlar deli gibi ders çalışıyor. Sosyal hayatla, ders olaylarını inanılmaz şekilde dengelemişler. Her dersin inanılmaz okuması ve ödevleri oluyor. Eğer bir sınavdan düşük not alırsan, hocanın odasına gidip her hafta ek çalışma yapman gerekiyor fln fln…. Sonuçta düşünürseniz, oradaki hocalar 1 sene içerisinde, 1 dönemin, 1 dersinin 1/3’unu falan veriyorlar. Bizim zavallı hocalarımız gibi her donem 3 ders ver, üzerine Türkiye gibi hiç bir düzenin oturmadığı bir ülkede bilim yapmaya çalış…. Biliyorum liseden kalma hocalara gıcık olma alışkanlığınız var ama biraz üniversite hocalarınızı da anlamaya çalışın. Onların tek görevi öğretmenlik yapmak değil. Öyle olsa unvanları “lecturer” olurdu! Sizin MBG okuyarak çektiğiniz sıkıntıların 100 katini onlar MBG’de hoca oldukları için çekiyorlar… Karşılıklı sevgi, saygı oluşturmaya bakin.

 

7- Dersleri geçmek için değil öğrenmek için alırdım. Bütün derslere yetişemiyorsam okulu uzatırdım, dersleri yaya yaya alırdım. (Zaten bir donem exchange olduğunu var sayarsak, okulu 1 sene uzatacakmış gibi baştan plan yapmak çok çok mantıklı.) Hem böylece belki yazlarımı da yaz okulunda heba etmezdim.

 

8- F almazdım, gerekirse withdraw (W) yapardım. Ortalamamı 3un üzerinde tutmaya çalışırdım. Ortalamamı düşüren dersleri bir daha alırdım. (Maalesef doktora başvurularınızda ortalamanız çok önemli; Amerika’da herkesin ortalaması 4. Dolayısıyla sizin mümkün olduğunca ortalamanızı yüksek tutmanız gerekli. Bunun yanında referans mektuplarınızı yazan hocalarınızın Türkiye’deki not sisteminin farklı oluşundan, sizin ortalamanızın Türkiye geneline göre iyi sayılabileceğinden bahsetmeli.)

 

Not: Benim ortalamam 3-3,5 aralığında idi mezun olduğumda ve sürüsüyle F’im vardı. Panik yok hemen!

 

9- AA alabileceğim gereksiz HSS’ler yerine, bir dil öğrenirdim ya da bir programlama dili öğrenirdim. Public Speaking, Report Writing gibi dersler alırdım.

 

10- Raporlarımı gerçek bir makale yazıyormuş ciddiyetiyle, İngilizceme özen göstererek yazardım. Rapor yazacağım konuda okuyacaklarımı okuyup, bir mola verip, raporu kendi cümlelerimle bastan yazmaya çalışırdım. Okurken beğendiğim cümleleri kopyalayıp, yapıştırıp, sonra onları birleştirip, üzerine de cila atmazdım. Zira sonra gerçek makale yazma zamanınız geldiğinde çok afallıyorsunuz. Sonra bu durumlara düşme riskiniz de olabilir: Meren Blog- Bilimsel Ahlaksızlığın Gri Mecraları.

 

11- Referans programı kullanırdım. Örneğin ben su an Mendeley kullaniyorum. Hepinize öneririm. Lab defteri ve kişisel notlarım için de Benchling kullanıyorum.

 

12- Her ne kadar yapacak/çalışacak milyon tane şey olsa da, sosyal hayatimi aksatmazdım. Boğaziçi’nin, İstanbul’da yaşıyor olmanın nimetlerinden yararlanırdım.

 

13- Son geceye kalsam bile, panik olmadan çalışmayı öğrenirdim. En verimli çalışma tekniğimi bulurdum. Örneğin ben ilk kendim okuyup, sonra öğretmen gibi anlatarak konuyu iyi anlıyorum. (Tabi bir konuya ayıracak bu kadar vakit oluyor mu tartışılır. Genelde bütün konuları okumak bile yetişmiyor. Diyorum ya ben burada ideal dünyadan bahsediyorum.)

 

Uzun gecelerde kahveye abanmak yerine, günlük kafein dozumu ayıkken alıp, gecenin ilerleyen saatlerinde bol su/meyve suyu takviyesi yapar, bol çişe gider (otur-kalk=hareket) öyle uyanık kalırdım. Acaba doğru bölümde mi okuyorum diye ayrıca panik olmazdım. Zira başka bölümde okuyor olsanız da o bölüm ile ilgili soru işaretleri olacaktı kafanızda. Yine lisenin hemen akabinde bölüm seçmek, bizim eğitim sistemimizin tuhaflığı… Gerçekten bir labta çalışıp, o hayatin bana göre olmadığını düşünürsem, mezun olmayı beklemeyip, Pfizer gibi özel sektör firmalarda staj yapmaya baslardım.

 

14- Bir is yapıyorsam, örneğin bilimsel poster hazırlamak, power point gibi vasat sonuç veren programlarda 3 gün harcamak yerine, Illustrator gibi düzgün bir programı kullanmayı öğrenerek 10 günde hazırlardım. İlk basta zaman kaybetmiş gibi gözüksem de uzun vadede kazanırdım.

 

15- Staj/Başvuru deneyimlerinizi alt sınıflarla paylaşın. Benim su an sizle deneyimlerimi paylaşmam gibi… Ancak ben mezun olduğumdan beri bile ne çok şey değişti… Biz seminer düzenlemiştik 3. ve 4. sınıfta iken.. Oldukça faydalı olmuştu. Biz 1. sınıfta iken de bize üst sınıflar düzenlemişti, hiç unutmuyorum. Staja burs bulmak için aşağıda linkini verdiğim COS internet sitesine göz atin. Ararken Amerikan vatandaşı olmadığınızı, lisan öğrencisi olduğunuzu filan belirtebiliyorsunuz. Maalesef COS'a Boğaziçi üye değilmiş, dolayısıyla çalışmıyormuş :( Oysa ki süper arama motoru idi. 

https://pivot.cos.com/

 

16-Ozellikle 3. sınıftan itibaren (1.sinif çok erken), Journal Club düzenlerdim ama review paper tartışmak yerine normal bir makale tartışırdım. 

 

Makale seçerken Nature, Science gibi dergilerin daha genel okuyucuya hitap edip, içlerinde gizli sıkıştırılırmış bir çok bilgi olduğunu; dolayısıyla bu makaleleri okumanın diğerlerine göre çok çok daha fazla vakit gerektirdiğini unutmayın. (Eğer bir makaleyi gerçekten anlamak için okuyorsanız, 2 sayfalık Nature Letter dergisindeki bir makalenin, Cell dergisindeki 15 sayfalık bir makaleden daha fazla zaman gerektirdiğini unutmayın. Bunun yerine journal clublarda, sunumlarınızda daha çok tarzı belli Nature-Science yan grup dergilerini tercih edin. Hatta değişik dergiler secin ki, tarzları ayırt edebilin. Makale okumuş olmak için makale okumayın. Bir makaleyi sıradan dergi gibi okuyabilirsiniz, söyle bir göz gezdirip, sadece abstractta yazan şeyler aklınızda kalarak ama bir de makaleyi anlamak için okumak var o ayri. Arada onu da yapmaya çalışın. Bir makale okurken, o derginin genel akışına dikkat etmeye çalışın. Mesela Cell’de 6-7 figür olur. Her başlıkta o deneyi neden yaptıklarını açıklarlar, sonunda o deneyin sonucundan 2. figüre giden soruyu çıkartırlar. Son figür ise genelde sonuçlarını açıklayan bir sema olur. Eğer makalenin göstermek istediği tek ana sonuç varsa, onu ilk DNA bazında sonra protein bazında in vitro (Figure 1), sonra ayni şeyleri in vivo gösterirler. Bu tip akışları yakalamaya çalışırsanız, 1 sene içinde hızınızın ne kadar arttığına kendiniz de şaşıracaksınız. Böylece bir hoca gelip sunum yaptığında, genel akışa hakim olduğunuzdan, bir sonraki slaytta ne görmek istediğinizi bildiğinizden, soru sormayı da öğrenmiş olursunuz.

 

17- Okula seminere kimler geliyor takip edin. İlginizi çeken insanlar varsa, o haftanın journal clubinda o insanın makalelerini tartışın. Geldiğinde utanmayıp, yanına gidin tanışın/soru sorun/yorum yapın. Kaybedeceğiniz hiç bir şey yok. Çok ters bir şey söyleseniz bile zaten profesör sizi unutacaktır. Şayet, mantıklı bir şey söylerseniz, ileride kendinizi hatırlattığınızda sizi anımsayacaktır.

 

18- PhD programı başvuruları 4.sinifin 1. döneminde olduğundan, 3 sınıfın sonunda GRE/GRE Subject/Toefl almam gerektiğinin (Amerika başvuruları için, Avrupa genelde bir tek İngilizce sınavı istiyor. Bu 3 sınavın toplam maliyeti, okul başvuru ücretleri ve posta ücretleri ile beraber 1 milyarı buluyor. TÜBİTAK burslarınızdan bastan biraz para biriktirmeye bakin.) ve özellikle GRE verbal ve subject’in çalışma gerektiğinin bastan bilincinde olurdum. Ama benim ideal dünyamda, ben 1 dönemimi değişim öğrencisi olarak geçirip, okulu 5 seneye yaydığımdan (Yayarken biyoloji derslerini yaymıyorum, dikkatinizi çekerim, diğerlerini yayıyorum. Ve değişim öğrencisi olmak okulu uzatmayı gerektirmiyor bunun da üzerine basarim) şöyle yapardım: 4. senenin sonunda 401 ve 402’yi de bitirip, GRE subject’i o yaz alırdım. 5. senenin ilk donemi de paşa paşa başvurularımı yapardım.

 

Başvuru yaparken sadece bizim iyi sandığımız popüler okullara değil, diğer bilinmeyen iyi okullara da başvururdum. Örnek: Wesleyan, Rochester, UCONN, Carnegie-Mellon University, Brandeis etc.. Önemli olan aktif bir labta, yasamak isteyeceğiniz bir sehirde PhD yapmanız. Bir bakmışsınız dandik okulda göze batan, çalışkan hocanız, Harvard’tan teklif almış, sizi de yanında taşımış ve sonunda Harvard PhD diplomanız olmuş… (Gayet olası.. Bu isler biraz şansa bakar. Amerika’da genel şöyle bir işleyiş var: Harvard düzeyi bir okulda doktorasını yapmış bir insan, yine böyle yüksek okullarda post-doc yapıyor ve sonra iyi ama popüler olmayan okullara hoca oluyor. 10 sene içinde falan büyük ses getirecek bir makale yayınlıyor ve yine Brown gibi büyük okullara geri donuyor.) Ayrıca, başvuru yaparken okulun kaç kişi alacağına bakin. Bir çok okul çok öğrenci alıp, 2. senenin sonunda bir sınav yapıp çoğu insana master’ ını verip kapıyı gösteriyor. Yine bu tip okulların hocalarına baktığınızda, altlarında 30 kişi çalışıyor, makale fabrikasılar falan filan ama bir doktora öğrencisi olan size ayıracak zamanları yok… Ben şahsen su an Brown gibi küçük ölçekli bir okulda olup, hocamla randevulaşmadan istediğim kadar istediğim gün konuşmaktan çok mutluyum. Ama post-doc icin MIT, Rockefeller University tarzı büyük ölçekli lablara sahip okulları tercih etmek isterim.

 

19- Bölüm hocalarını, staj için başvurduğunuz hocaları, ilginizi çeken konuları Pubmed’te hesap açın ve “search” kısmına ekleyin. Böylece bir ağ oluşturmaya baslarsınız. Tanıdığınız insanların nerede, ne zaman makalesi çıkmış takip edebilirsiniz. 

 

 Benim kayıtlı aramalarımdan sadece bir tanesi… Fark ettiyseniz bütün bolum hocaları var.

 

20- Utanmayıp, derslerde sorularımı İngilizce sorardım!

 

21- Yurt dışında herhangi bir lisans üstü programına kabul olmamışsam, Türkiye’de ilgimi çeken bir şey üzerine çalışan hoca varsa onun yanında çalışıp, master yaptıktan sonra yurt dışına tekrar başvururdum. Eğer hiç bir konu ilgimi çekmiyorsa, yurt dışında bir lab bulup, 1 sene teknisyen olarak o labta çalışırdım (dolayısıyla para alarak) sonra da o programa tekrar başvururdum. Ben nedense eğer okulu 1 sene uzatırsam ya da doktoraya başvurmadan önce bir kaç sene kaybedersem, doktora başvurumda dezavantaj olacağını düşünüyordum, çok saçma bir şekilde. Yok öyle bir şey, Amerika’da herkes bir kaç sene biotech firmalarında çalışıp, üzerine master yapıp Brown gibi okullara geliyor. Ben kendi sınıf arkadaşlarım arasında bayağı bir küçük kalıyorum. Bu sene gelenlerin en küçükleri benimle yaşıt mesela. Rahat olun… Seçeneklerinizi deneyin!

 

22- Google'da ileri arama tekniklerini bilmiyorsanız su yazılara bir göz atin. 

http://www.bildirgec.org/yazi/google-da-ileri-arama-teknikleri

http://www.bildirgec.org/yazi/google-da-ileri-arama-teknikleri-1

 

Şimdilik bu kadar sevgili gençler, son sözüm: geleceğinize odaklanacağım derken de derken de bugünleri sakin kaçırmayın!

 

Asli Sahin, 2009 Mezunu

 

P.S.1: “Aslı Brown a gelene kadar neler yaptı?” yazısına başladım ama çok vakit alıyordu. (Çok uzun hayatim var…) Vazgeçtim. Bu yüzden bazı kısımlarını bu yazıya yedirdim. Ama özetle herkes gibi düşe kalka, tökezleye sürüne bu günlere geldim :) Hala tökezliyorum, zaman zaman sürünüyorum.. Genetiğin ilk senekinden farkım: kendiyle barışığım, kendimi kabullendim, her şeye yetişemeyeceğinin farkındayım, elimden geldiği kadarıyla yetiniyorum. Kendi başarısızlığımdan; sistemi, diğer öğrencilerin fazla başarılı oluşunu, diğer phd öğrencilerinin daha iyi okullardan gelişini, ana dillerinin İngilizce oluşunu ve zaten bilim insani olan ailelerden gelişini sorumlu tutmuyorum. 

 

P.S.2: Biyolokum çok güzel bir seri hazırlamış. Mutlaka göz atin:

http://www.biyolokum.com/2015/10/kucuklerime-oneriler/

http://www.biyolokum.com/2017/03/yurtdisinda-staj-olanaklari-icin-nasil-bir-yaklasim-izlemelisiniz/

http://www.biyolokum.com/2017/04/yurtdisinda-doktora-programlarina-basvuru-stratejisi-01/

http://www.biyolokum.com/2017/05/yurtdisinda-doktora-programlarina-basvuru-stratejisi-02/

http://www.biyolokum.com/2017/08/yurtdisinda-doktora-programlarina-basvuru-stratejisi-03/

http://www.biyolokum.com/2017/12/yurtdisinda-doktora-programlarina-basvuru-stratejisi-04/

http://www.biyolokum.com/2016/12/rotasyon-yapacaginiz-laboratuvari-ve-doktora-hocanizi-nasil-secmelisiniz/

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

Follow me on :

  • LinkedIn - White Circle
  • Facebook - White Circle
  • Twitter - White Circle
  • Instagram - White Circle